19 Aralık 2016 Pazartesi

TÜRK ŞİİRİNE SATAŞANLARA BİZ DE SATAŞACAĞIZ

I.
Türk romanından bahsedilebilir mi veya Türk öyküsü var mıdır diye soracak olursak alacağımız cevap başkadır, Türk şiiri var mıdır diye soracak olursak alacağımız cevap bambaşkadır. Bu sorulara verilen cevapların başkalığı bizim doğrudan doğruya dünya ile alış verişimizin neticesidir. Ticaretimiz bizi nereye götürüyorsa şiirimiz de oradadır. Şiirini verip karşılığında ne alıyorsun? Aldığın şey ile sağladığın gıda seni nereye ulaştırıyor? Ulaştığın yer ulvi bir menzil mi yoksa senin yola başladığın noktadan çok daha süfli bir adres mi? Ve bu adres senin mukim olduğun, ayaklarını sabit kıldığın muhkem bir yer mi yoksa her geçen gün bir yenisini çıktığın basamaklardan biri mi? Sorular, hakikati cezbetmez, cevabı cezbeder sözü fehvasınca bu sorulara bir cevap arayalım ve şu zaman içinde akıntıya karşı kürek çektiğimiz gerçeğini kabul ederek cevaplamaya da tersliğimizin bir nişanesi olarak tersten başlayalım.

II.
Mukim olan kimdir? Bunu bilirsek belki de başımıza elan sarılmış olan ve sarılmaya çalışılan her türlü belayı defedebilme kuvvetini de elde edebiliriz. Mukim olan kişi, ikamet eden kişidir ve onun bulunduğu yer varoluşunun yeridir, varlığı bizzat o yer iledir ve o yer o kişinin mütemmim cüzüdür. Yerleşik olduğu kadar hayatiyet sahibidir ve göçebelikten uzaklaştığı ölçüde varoluşunu pekiştirir. Muhkemdir çünkü hükmeder yani o yer onun hükmünün geçtiği yerdir, hem kimseye boyun eğmez hem de birilerini şöyle veya böyle memnun etmeye çalışarak o yeri kendisiyle zapt u rapt altına alınmış adresi kılmaya çalışmaz. Bizatihi o yer sahibi olması hasebiyle o adres zaten onunla zapt u rapt altına alınmıştır. İmdi, bunun Türk şiiri ile ne alakası var diyenleri duyar gibiyim. Alakası şu: Bu müteşairler/müteşaireler tayfası asla hüküm sahibi olmadıkları yerlerde konargöçer bir hayat sürerek sonunda ulaştıkları basamağı bir yer olarak görüyor olabilirler ancak has Türk şiiri okuyucusu bunun aslında ne şiir ne de bahsedilenin Türk şiiri olduğunu çoktan anladı da edebinden susmayı tercih etti. Çünkü böyle bir ortamda konuşmak ancak düşman toplamaktan başka bir şeye hizmet etmiyordu fakat Türk şiirini yağmalamaktan ar etmeyen zevatın da kulağını çekmenin vakti geldi de geçiyor. Miri malıdır diyerek ses etmediğimiz Türk şiirinin haysiyetiyle oynayanlar er ya da geç düştükleri çukurdan çıkmalılar. Her neyse, tersten cevaplamaya çalıştığımız soruların sonuncusuyla uğraşmaya devam edelim. Bu müteşair/müteşaire güruh hep ağa babalarını memnun etmeyi kendine görev bilir çünkü geldikleri yerin diyetini böyle ödemek onların boyunlarının borcudur. Bunu yaparken kullandıkları mecralarda da sürekli birbirlerini pohpohlamayı ihmal etmezler. Al gülüm ver gülüm yaparak hem gülün canını yakarlar hem de hitap ettikleri kuru kalabalık şiir okudukları vehmine kapılır. Bu vehme kapılmayanlar gerçek Türk şiiri ile ahlaklanmış olanlardır ve şiir diye yutturulmaya çalışılan şeye burun kıvırmaya ölene kadar devam edeceklerdir. Sözünün geçmediği ve hükümranlığı altında bulundukları ortamlarda, şiir o müteşair/müteşaireler için herhangi bir nesneden ibarettir. Şiiri bir meta haline getiren bu bahtsızlar, araç olarak gördükleri şiir sayesinde pek çok şey almaktadırlar ve almaya da devam edecekleri ayan beyan ortadadır. Keşke zerre miskal bir şey verseler de aldıklarının karşı hanesine yazabilsek. Aslına bakılırsa yazdıklarına şiir demek de şiire bühtan olur fakat tesmiye ettiğimiz şeyin ne olmadığını vurgulamak için kendisinden faydalanmak işimize geliyor. Alt alta üst üste dizdikleri sözüm ona mısralardan müteşekkil bu şey şiir değilse o halde nedir? Psikolojide "Halo Effect" denen şey ne ise bu zevatın  yazdığı da odur. Bir pozdan, klarktan, bul karayı al parayı oyunundan, imajinatif taklalardan teşekkül eden şiirleri 'halo effect' marifetiyle gösterişli bütününü yalnızca bir mısraına veya bir kelimesine borçlu hale geliyor. Kuru kalabalığın daha şiiri okumadan, okuyacağı şiirin iyi olacağına dair inancı ve kendini peşinen kandırması da bu 'halo effect'in salınımını hızlandırıyor. Aldıkları şeylere gelince, kendileri neler aldıklarını çok iyi bilseler de biz de ipliklerini pazara dökme konusunda çok istekli değiliz zira ahlakımız onların alırken elleri titremediği şeyleri bahsetmeye el vermiyor. Herkes kendini biliyor. Türk şiiri ile ahlaklanmış bir dostuma bu yazıyı gönderildiğimde o da bana cevaben şunları söyledi: "Nice cenklerden, gazalardan, ilim ve irfan terbiyesinden, iman ateşiyle pişip kelam edenlerden, haydan gelip huya gidenlerden, insanlığa muteber olacak hal ve hareket sahibi olanlardan yoğrulup pişerek bugünlere gelen Türk şiirinin balından ve kaymağından arsızca, hiç bozuntuya vermeden, mürailikle istifade etmeleri insanın vallahi tallahi kanına dokunuyor. Bir de bunu muhafazakarlık libasıyla bizlere teşhir etmeleri ve gelenekten geliyormuş gibi sunmaları cabası. Edebiyatla uğraşmasak, az çok öz ve kökümüze ittiba etmiş olmasak bunları "şair" mertebesine koyacağız.  Bilahare şiirlerini mütemadiyen okuyacağız. Ancak hamd olsun durumun farkındayız. Yazılmalı gardaşım. Yazılmalı ki henüz toyluğunda şiire meyletmiş genç dimağların bu şatafat görünümlü sefilliğe düşmemeleri sağlanmış olunsun. Ya da Türk şiiri budur gibi bir telakki tezahür etmemiş olsun. Türk şiiri muhkemliğini kaybetmez ancak bu zevat Türk şiirinin üzerine bir örtü çekip bundan genç ve hünerli dimağları mahrum bırakabilir." Dostumdan aldığım bu cevap karşısında hala birkaç narodnik olarak Türk şiirinin peşinde koşmaya devam etmeye az ama öz insanın içinde yer almaya yemin ettim. Bu yemin bana ne sağladı? Türk şiirine tebelleş olmuş bu insanların çektikleri numaraların neye mal olduğunu anlamamı sağladı. Türk topraklarının kast-ı mahsus ile uğradığı felaketler nerede vücut bulmuş ise, Türk şiirinin duçar olduğu perişanlıklar da orada tevellüd etmiştir. 

III.
Vaktiyle ağabeyime:  "Karacaoğlan'ın Nemçe Kralına yazdığı şiiri biliyor musun?" diye sorduğumda bana hiç aklımdan çıkmayan şu cevabı vermişti: "Karacaoğlan Nemçe Kralına şiir yazmaz, Karacaoğlan Nemçe Kralını tehdit eder ve o da şiir olur." Bu cevap bana mümin ferasetinin ne demek olduğunu enikonu göstermişti. İmdi, kendi nefsini tehdit etmekten bile aciz insanların yazdıkları ile Karacaoğlan'ın yazdığı şeye aynı ismi vereceksek, yandı gülüm keten helva. Helvayı yakmamak için şu hakikati görmemiz gerekiyor: Bırakın kendi nefislerini tehdit etmeyi bilakis şiir ile nefislerini cilalayıp cilalayıp parlattıkları, fotojenik sırıtışlarla her yerde karşımıza çıktıkları, o sırça ekranlarda caka sattıkları gün gibi ortadadır. Elhak, bunlara kimsenin bir şey dediği yok, yapsınlar, alan memnun satan memnun değil mi efendim, arz talep meselesi bu işler, zaten yazdıkları şeylerin arz talep meselesinden gayrısı olmadığı su götürmez bir gerçek. Lakin canımızı sıkan şey, bunu Türk şiiri diye sunmaları. Kimsenin tuttuğunuz ekmeğe, bellediğiniz yola hased ettiği yok, Türk şiirine iftira atmayın yeter. Başa sarıp tersten cevaplamaya çalıştığımız sorulara dönelim. 'Ulaştığın yer ulvi bir menzil mi yoksa senin yola başladığın noktadan çok daha süfli bir adres mi?' diye bir soru atmıştık ortaya. Haddi zatında bu sorunun cevabı yazının akışı içinde kendiliğinden husule geldi. Amma velakin şunu söylemek gerekiyor, ulvilik ve süflilik artık geçer akçe değil. Revaçta olan şey, dolaşıma girdiği an aldığı beğeni, pozların piksel piksel kalitesi, yazdıkları şeyler ile bir başkasına nanik çekmek, artistik ve fiyakalı laflar, sürekli göz önünde olmak vs vs. Buradan ne ulvilik çıkar ne de süflilik. Burada ulvilik ve süflilik statü dışı kalır. O iddiayı taşıyamayacak kadar çelimsiz bir gürültü patırtıdan başkası değil.  'Şiirini verip karşılığında ne alıyorsun? Aldığın şey ile sağladığın gıda seni nereye ulaştırıyor?' Yazımız devam ederken bu sorularla tekrar karşı karşıya gelmek havanda su dövmeye benziyor. Yani ben bunları sordum da ne oldu veya kendi kıt aklımla cevaplamaya çalıştığım bu sorular bu düzeni mi değiştirecek, elbette hayır. Kimse üzerine alınıp, hakikaten ya, Allah bizi ıslah etsin, nadim oldum, Ya Rabbim tövbe estağfurullah mı diyecek? Zinhar demeyecek. Aksine belki bana sayıp sövecek, belki kıskandığım zannında bulunacak ve kuvvetle muhtemel umurunda dahi olmayacak. İşte bu sebepledir ki, yazının başlığında 'sataşmak' kelimesini kullandım. Bu yazdıklarım sataşmaktan öte gidemez, bu hem müspet manada hem menfi manada bir tesir uyandırıyor bende. Çünkü onlarla kavga edecek ne PR sahibiyim ne de beni dikkate alacak birileri var, bu menfi yönüydü. Öte yandan elbette onlarla kavga edemem, dövüşemem, sadece sataşırım; çünkü onlarla aynı ortamda değilim, aynı melaneti paylaşmıyorum, rıza göstermediğim şey onlara hayat sunuyor, o düşüklükten beriyim. Sataşmak kelimesi sadece bunlarla sınırlı değil bu yazı için. Onların yazdıkları şey, artık her neyse, o şeyler de Türk şiirine sataşmaktan başka bir anlam ifade etmiyor. Ne Türk şiiriyle savaşacak kadar güçlü bir karşıt cephenin ifadesi olmaya namzetler ne de mevziyi tahkim edecek bir malzemeye sahipler. Yalnızca sataşma. Türk şiirine sataşıp duran bu insanlara Allah'ın akıl fikir vermesini niyaz ederek, vatanımız için Türk şiirinin eteğine yapışmalarını salık veriyorum. ALLAHU EKBER. Bol bol sadaka verelim, beş vakit namazı aksatmayalım. 'Kıl beşi kurtar başı' sözü başka hiçbir şeye ilgimi yöneltemeyecek kadar hayatımın merkezinde yer alması gerekirken bu zırvalarla uğraştığım için Allah beni affetsin. Amin.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder